İMAM ZEYNÜLABİDİN (a) VE HUKUK RİSALESİ

İmam Zeynülabidin (a) Kimdir?

İmam Zeynülabidin, Peygamberimizin sevgili torunu İmam Hüseyin’in oğludur. İbadete düşkünlüğü dolayısıyla ibadet edenlerin süsü anlamındaki “Zeynülabidin” lakabıyla tanınmıştır ancak asıl ismi Ali’dir. Uzun secdeleri nedeniyle Seccad lakabıyla da anılmaktadır.

 Hicri 38 yılında Medine’de dünyaya gelmiştir. Bütün Müslüman mezhepler nezdinde en çok tanınan ve sevilen Ehlibeyt imamlarından biridir.

Hicri 61 yılında gerçekleşen Kerbela faciasında, hastalığı nedeniyle savaş meydanına çıkması mümkün olmamış ve böylece Peygamber hanedanından sağ kalan tek yetişkin erkek olmuştu. İmam Zeynülabidin, Kerbela mesajının insanlığa ulaşması için halası Hz. Zeynep ile birlikte büyük bir rol üstlenmiştir. Bereketli ömrü boyunca çeşitli vesilelerle Kerbela’nın hatırasını canlı tutmuş ve o büyük musibet için ağlamıştır.

İmam  Zeynülabidin  Kerbela  olayının  ardından  esir  olarak  götürüldüğü Şam’dan tekrar ziyaret için Kerbela’ya varmış ve oradan da ceddi Rasulullah’ın (s) şehri Medine’ye dönüp ömrünün sonuna kadar Medine’de yaşamıştır.

Hicri 63 yılında Medine’de Emevilere karşı büyük bir kıyam meydana geldi. İmam, vahim bir yıkımla bitecek ve kanların akmasına, namusların çiğnenmesine vesile olacak olan bu olayın (Harre Vakası) sonucunu bildiği için, kenarda durup yüzlerce aileye sığınak olmayı tercih etmiştir. Enteresandır ki bu olayın başlangıcında İmam Ali (a) ve evlatlarına düşmanlığıyla tanınmış olan Mervan Bin Hakem de ailesini İmam Zeynülabidin’e emanet etmiştir.

İmam Zeynülabidin, zulüm hâkimiyetini yıkma konusunda sonuçsuz kalan Tevvabin ve Muhtar Sakafi kıyamlarına da açık destek vermemiştir. İmamın asıl hedefi, ümmetin manevi hayatını ihya etmek, fikri ve ahlaki yönde İslam mektebini ayakta tutmaktı.

İmam Zeynülabidin’in Ahlak ve İbadeti

Malik bin Enes şöyle der: “Ali bin Hüseyin bir gece gündüz boyunca bin rekât namaz kılardı. Bu durum dünyadan göçünceye kadar devam etti. Bu yüzden ona ‘Zeynülabidin’ denilmiştir.”(Zehebi, el-İber c. 1 s. 83)

İmam Zeynülabidin’in namaza hazırlanırken halinin değiştiği ve titremeye başladığı rivayet edilmiştir. Kendisine sorulunca bu durumu şöyle açıklamıştır: “Kimin karşısına çıkacağımı, kimle münacaat edeceğimi bilmi- yor musunuz?”(İkdulferid c. 3 s. 169 ve Zehebi, Siyeru E’lam’un-Nubela c. 4 s. 392)

Çok defa hac ve umre ziyaretine gitmiştir. Tarih kaynaklarında İmam’ın hac seferleriyle ilgili çok sayıda kayıt mevcuttur. Allah’ın evinin ziyaretine yaya gitmeyi tercih ettiği bildirilmiştir. Hatta kendisini tanımayan insanlarla yolculuk eder, onlara hizmette bulunmayı severdi. Evden çıkmadan güzel yiyecekler hazırlatır onları yol arkadaşlarına ikram ederdi.

İhtiyacı olmadığı halde çok sayıda köle satın alır, bir süre yanında tutup eğittikten sonra onları azat ederdi. Öyle ki tarih kaynakları İmam Zeyünlabidin’in azat ettiği kölelerin bir ordu gibi büyük bir kitle oluşturduğunu yazmışlardır.

İmam Zeynülabidin kelimenin tam anlamıyla fakir dostu bir insandı. Geceleri karanlıkta fakir fukaranın, yetim ve çaresizlerin evini dolaşarak erzak paylaştırır ve kimilerine dirhem dinar dağıtırdı. Fani dünyayı terk edip mübarek vücudu yıkanırken, her gece taşıdığı erzak torbasının sırtında iz yaptığını gördüler.(Hilyet ul’Evliya c. 3 s. 136 ve daha bir çok eserde nakledilmiştir.)

Meşhur İslam tarihçisi İbn-i İshak şöyle naklediyor: Medine’de yaşa- yan bir kısım insanlar geçimlerini kimin sayesinde sağladıklarını bilmiyorlardı. Ali bin Hüseyin dünyadan göçünce onların gece erzağı kesildi.(Zehebi, Siyeru E’lam’un-Nubela c. 4 s. 393)

Ayrıca İmam Zeynülabidin bütün varlığını iki defa fakirler arasında taksim etmiştir.(İrbili, Keşf ul’Ğumme c. 2 s. 136)

İmam Zeynülabidin’in Manevi Mirası

İmam  Zeynülabidin’den  İslam  ümmetine  çok  geniş  bir  manevi miras baki kalmıştır. Bunların başında Sahife-i Seccadiye ismiyle elimize ulaşan dua kitabıdır.  Bu kitap, dua kalıbında olmakla birlikte, tevhid, nübüvvet, kuran, ibadetler, peygamberler, melekler, toplumsal ve kişisel ahlak gibi bir çok konuyu da içeren mükemmel bir maarif hazinesidir. Kitabın senedi çok sağlamdır ve Sünni Şii âlimler tarafından en üst seviyede muteber sayılmakta hatta bazı alimlerce mütevatir (Mütevatir; çok sayıda farklı kişiler ve farklı senet zincirleriyle aktarıldığı için uydurma olma ihtimali bulunmayan rivayetlere denilmektedir.)   olarak değerlendirilmektedir.

Bu dua kitabının dışında İmam Zeynülabidin’in başka yüzlerce kıymetli sözü ve bazı duaları günümüze ulaşmıştır. Özellikle “Ebu Hamza Somali Duası” etkileyici içeriği ile şöhret kazanmış değerli bir manevi mirastır.

Bütün Müslümanların İmamı:

İmam Zeynülabidin her mezhepten Müslümanların dinî, ilmî, manevî lideri ve imamıdır. Nitekim büyük Sünni âlimler ve hatta mezhep imamları kendisini övmüşlerdir.

İmam ile aynı dönemde yaşayan meşhur hadis âlimi Muhammed bin Müslim Zührî, İmam’ın talebelerinden sayılır. Zührî Emevilerle özellikle de Hişam bin Abdulmelik ile iyi ilişkiler içinde idi. İmam kendisini bundan dolayı kınıyor ve sakındırıyordu. Buna rağmen İmam Zeynülabidin’e çok değer verir çok büyük sayardı. Öyle ki Emevîler İmam’ı kastederek “Peygamberinden ne haber?” diye Zühri’ye takılırlardı. (Biharu l’Envar c. 74 s. 155) İbn-i Kesir Zuhri’nin “Ne ondan üstün bir Haşimi ne de ondan bilgili bir âlim gördüm” dediğini nakletmiştir.(İbn-i Kesir, El-Bidaye ve n’Nihaye c. 9 s. 124; Zehebi, Tezkiretu l’Huffaz c. s. 75)

İmam Şafii ise şöyle demiştir: O, Medine halkının en bilgili alimi idi.(İbn-i Ebi l’Hadid, Şerh-i Nehcülbelağa c. 15 s. 27)

Hukuk Risalesinin Senedi

Hukuk  risalesi  Hicri  4.  yüzyılda  vefat  etmiş  olan  Hasan  bin  Ali Harranî’nin (Vefat: Hicri 381) “Tuhef ul’Ukul” eserinde ve yine aynı yüzyılda yaşamış olan Şeyh Saduk’un (Vefat: Hicri 382)  “El-Hisal” ve “Men La Yehzuruhu l’Fakih” kitaplarında tam metin olarak zikredilmiştir. Bu üç kaynak arasında kayda değer bir fark bulunmamaktadır. “Hac Hakkı” bölümü Şeyh Saduk’un iki eserinde mevcutken, Hasan bin Ali Harranî’nin eserinde zikredilmemiştir.

Hukuk Risalesinin sıhhat ve güvenilirliği hakkında şu nükteler dile getirilebilir:

Şeyh Saduk ve üstadı Hüseyin bin Babeveyh gibi büyük alimlerin bu risaleyi dikkate alıp nakletmesi, risalenin güvenilir kaynağa dayandığını gösteriyor.

Hadis âlimleri, Risalenin Şeyh Saduk’un el-Hisal kitabında aktarılan senedini (meçhul raviler içerdiği için) zayıf olarak değerlendirmiş ama Şeyh Saduk’un diğer eseri Men La Yehzuruhu l’Fakih’te aktarılan sene- dini ise sahih olarak değerlendirmişlerdir.

Ayrıca bu risalede kişisel, kitlesel hatta mezhebi bir menfaat söz konusu olmadığına göre tahrif ve vazetme ihtimali de azdır denilebilir. İnsanlar genellikle kendi menfaatleri veya düşünceleri için rivayet uydururlar. Bu risalede net olarak böyle bir amaca hizmet edecek konular bulunmuyor.

Yine risalenin ilahî ahlak ve maarife dayalı ulvî içeriği, özellikle Arapça metindeki fesahat ve belağatı, bu sözlerin sıradan insanlardan sadır olmayacak kadar değerli olduğunu göstermektedir.

İslam tarihi boyunca Ehlibeyt ve Ehlisünnet âlimleri bu risaleyi önemsemiş, şerhler yazmış, kitaplarında yer vermişlerdir.

Hukuk Risalesi Hakkında Notlar

Bir: Kuşkusuz toplum bireylerinin ve aile efradının biri birine karşı hak hukukunu bilmesi en önemli gerekliliklerden biridir. Dikkatli baktığımızda çağdaş Batı kültürünün telkin ettiği hukuk ve ahlak bakışında fert başkalarının hakkından çok kendi haklarını gözetmeye yönlendiriliyor. Hal bu ki insanoğlu oluşunda zaten yeterince bencil ve ben eksenlidir, dolayısıyla önce başkalarının hakkını gözetmeyi öğrenmelidir. İnsanların çekişmeleri hep başkalarının hakkını riayet etmemek yüzündendir. Bu sebeple olacak ki İmam Zeynülabidin (a) Hukuk Risalesi’nde muhatabına Allah’ın hakkından başlayarak kişinin boynunda bulunan bütün hakları sayıp dökmüş, muhatabına alacaklarını değil borçlarını bildirmiştir. Bununla birlikte Allah hakkından sonra ilk hak olarak kişinin kendi haklarını hatırlatmıştır. Tabi bu haklar da insanın serkeş nefsini şımartmaya yönelik değil bilakis kişinin saadet menziline ulaşması için kendisi hakkında riayet etmesi gereken haklardır.

Başka tabirle Hukuk Risalesi, bize yaratana ve yaratılanlara karşı vazifelerimizi vicdan ve ahlak çerçevesinde hatırlatmaktadır. Hayatımız boyunca her taraftan bize ulaşan nimetlere, iyiliklere karşı bizim de kıy- met bilen ve veren bir el olabilmemiz, sevgi ve saygıda kusur etmememiz için Hukuk Risalesi bize yol göstermektedir. Hukuk risalesi bize alan el değil veren el olmayı öğütlüyor.

İki: Hukuk Risalesi, isminden anlaşıldığının aksine bir hukuk kitabı değildir. Evet, hakları öğreten bir risaledir ancak kullandığı dil, fıkhî hukuk veya bilindik mahkeme hukuku dili değildir.  İmam Zeynülabidin (a) aslında toplumu mahkeme hukukuna ihtiyaç duymayacağı bir seviyeye taşıyacak olan ahlak, akıl, vicdan ve iman bazlı hukuk ile tanıştırmayı tercih etmiştir. Anne baba hakkını, komşu hakkını, arkadaş hakkını anlatırken, olması gereken en iyiyi ölçü alıyor ve bize “kâmil insan” mertebe- sine ulaşmak için dikkat etmemiz gerekenlerle tanıştırıyor.

İmam, çoğu zaman hakların kaynağı olan değerlere atıfta bulunuyor. Sayılan hakların çoğu “bilmelisin ki” tabiriyle başlıyor ve İmam, muhataba vazifeden önce o vazifenin kaynağı hakkında bilinç aşılıyor.   Örneğin anne hakkını bildirirken annenin yaptığı fedakârlıkları anlatıyor. Böylece muhatap, annesine karşı vazifesinin büyüklüğünü zaten anlayacaktır.

Üç: İmam Zeynülabidin (a) her bir hakkı anlatırken, en temel konulara temas edip geçiyor ve tek tek detaylara giren bir liste vermiyor. İmam, öyle cümleler kuruyor ki onları idrak edip yerine getiren zaten onun benzeri veya aşağısında olan şeyleri anlamış ve yerine getirmiş olacaktır.

Dört: Hukuk Risalesi’nde tek bir kelime dahi mezhebî içerik bulunmuyor. Hatta İslam’a ve Müslümanlara mahsus kısımları da sınırlıdır. Namaz, oruç ve hac ibadetlerinin kişi üzerindeki hakkı, müezzinin hakkı, cemaat namazı imamının hakkı ve benzeri bazı İslamî başlıkları çıktığımızda, risalenin tümüne yakını din ötesi diyebileceğimiz evrensel insanî değerleri konu edinmektedir. Anne-baba hakkı, kardeş hakkı, arkadaş hakkı, konuş- tuğun kişinin hakkı, komşu hakkı, alacaklı-verecekli hakkı, davalı-davacı hakkı,  öğrenci-öğretmen,  yöneten-yönetilen  hakkı,  danışan-danışılan hakkı, eş hakkı, büyük-küçük hakkı, isteyen-istenilen hakkı, iyilik veya kötülük eden kişinin hakkı… gibi bütün insanlığı ilgilendiren konular ilahî bir bakış açısıyla ele alınmıştır.

Beş: Bu risale materyalist dünya görüşü ile ilahî dünya görüşünü biri birinden ayırmak için olağanüstü güzel bir perspektif sunuyor. Materyalist, oportünist bir anlayışla bakacak olursak bu risalede anlatılan neredeyse her şey havada kalıyor ve aksi geçerlilik kazanıyor. İlahî ahlak ve düşüncenin kişiye kazandırdığı engin ufuk ve maddiyat ötesi bakış Hukuk Risalesi’nde açık seçik kendisini belli etmektedir.

Şu cümle bu konuda güzel bir örnektir: “Eğer hasmın senin aleyhindeki iddiasında haklı ise onun kanıtını geçersiz kılmaya, davasını iptal etmeye çalışma ve böyle (haksız) bir durumda kendi nefsinin hasmı ol, kendi aleyhine hakemlik yap.”

Rahman ve Rahim Olan Allah’ın Adıyla

Allah seni esirgesin (Ey kardeşim)! Bilmelisin ki üzerinde Allah’ın seni kuşatan hakları vardır; her hareketin ve duruşunda, vardığın her yerde, kullandığın her uzvunda, faydalandığın her araç gereçte… Bu hakların bazısı bazısından büyüktür, en büyük hakkı ise kendi hakkı olarak sana farz kıldığıdır. İşte bütün hakların başı ve asıl dayanağı Allah hakkıdır ve diğer bütün haklar bu hakkın dalı budağı olarak ortaya çıkar.

(Allah hakkından) sonra sana farz kılınan ise senin kendine ait haklardır. Tepeden tırnağa sahip olduğun bütün uzuvlarının senin üzerinde hakları vardır. Eylemlerini gerçekleştirdiğin organlarının; gözünün, kulağının, dilinin, elinin, ayağının, karnının, tenasül organının senin üzerinde hakları bulunuyor.

Sonra yüce Allah (cc) gerçekleştirdiğin ameller için de senin üzerine haklar kararlaştırmıştır: Namazının hakkı, orucunun hakkı, verdiğin sadakaların hakkı, kestiğin kurbanın hakkı ve diğer fiillerinin hakları.

Bundan sonra senin dışına çıkan haklar gelir ki bunlar senin üzerinde hak sahibi olanların haklarıdır. En önce farz olan hak önderlerinin hakları, sonra emrin altında olanların hakları, sonra yakınlarının haklarıdır.

Bu sayılan haklardan da türeyen haklar vardır.

Önderlerinin (öncülerinin) hakkı üç kısımdır: En önemlisi yönetimde önderin olanın hakkıdır, sonra ilimde öncü ve önderin olanın hakkı, sonra ise mülkiyette önderin olanın hakkı. Her üstünlük ve öncülük sahibinin bir önderlik vasfı vardır.

Emrin altında olanların da hakkı üç kısımdır: En önemlisi yönetici olarak sorumluluğun altında bulunanların hakkı, sonra eğitim öğretimde sorumluluğun altında olanların (çünkü bilgisiz bilgili olanın sorumluluğu ve yönetimi altındadır) hakkı ve daha sonra mülkünde sorumluluğun altında olanlar, yani eş veya hizmetçilerin gibi.

Akraba ve yakınlarının hakları da çoktur ve yakınlık bağına göre sürüp gider. Bu hakların en önceliklisi annenin hakkı, sonra babanın hakkı, sonra evlatlarının hakkı, sonra kardeşlerinin hakkı ve ardından yakından uzağa doğru ne kadar yakın o kadar önemli olarak devam edip gidenlerin hakları vardır.

Bunlardan sonra (köleyken) sana iyilik edip azat eden efendinin hakkı, sonra senin iyilik yapıp (kölelikten) azat ettiğin kişinin hakkı, sonra sana iyiliği dokunan kişinin hakkı, sonra namazın için ezan okuyan müezzinin hakkı, sonra sana namaz kıldıran cemaat imamının hakkı, sonra seninle oturup konuşan kişinin hakkı, sonra komşunun hakkı, sonra arkadaşının hakkı, sonra ortağının hakkı, sonra malının hakkı, sonra alacaklı olduğun borçlunun hakkı, sonra borcun olan alacaklının hakkı, sonra çok birlikte olduğun kişinin hakkı, sonra sana karşı davacı olan hasmının hakkı, sonra senin davacı olduğun hasmının hakkı, sonra sana akıl danışanın hakkı, sonra senin akıl danıştığının hakkı, sonra nasihat ettiğin kişinin hakkı, sonra sana nasihatte bulunanın hakkı, sonra senden büyük olanın hakkı, sonra sen- den küçük olanın hakkı, sonra senden istekte bulunan kişinin hakkı, sonra senin istekte bulunduğun kişinin hakkı, sonra bilerek veya bilmeden elinden veya dilinden sana bir kötülük veya iyilik ulaşan kişinin hakkı, sonra dindaşlarının tümünün genel hakkı, sonra (Müslümanların himayesinde yaşayan gayrimüslim) zimmilerin hakkı, sonra çeşitli haller ve sebeplerle kendileri için bir hak ortaya çıkanların hakları gelir. Ne mutlu Allah’ın üzerine farz kıldığı hakları, yine O’nun inayet ve yardımıyla yerine getirmeye muvaffak olan kimselere!

(Sonraki Bölüm; Allah(cc)’ın Hakları)