KERBELA (3) – KERVAN KERBELA’DA

KERBELA (3) – KERVAN KERBELA’DA

III. BÖLÜM
KERVAN KERBELA’DA

Dert ve Bela Çölü

Nihayet Muharrem ayının 2. günü Kerbela’ya geldiler. Hür burada konaklayabileceklerini söyledi. İmam, bu bölgenin ismini sordu. “Kerbela” denilince şöyle buyurdu: Burası kerb (dert) ve bela yeridir. Babam (İmam Ali) ile Sıffin’e doğru giderken buradan geçiyorduk. Burada durdu ve buranın ismini sordu, kendisine söylenince buyurdu ki: “Burası bineklerinden indikleri yer, burası kanlarının döküleceği yer.” Babama meselenin ne olduğu sorulduğunda: “Resulullah’ın hanedanından bir kervan buraya inecektir” buyurdu.(19) İmam Hüseyin’in kendisi de şöyle buyurdu: “Burası bizim bineklerimizin, çadırlarımızın yeri ve burası erkeklerimizin kanın akacağı, katledileceği yerdir.”(20)

Kerbela’ya indiklerinde İmam Hüseyin (a) aile ve akrabalarını topladı, onlara bakarken gözlerinden yaşlar aktı ve şöyle konuştu: “Allahım! Kuşkusuz ki biz senin Peygamberin Hz. Muhammed’in, (zalimlerin) yurdundan yuvasından çıkardıkları, perişan bıraktıkları ailesiyiz. Çaresizce ceddimizin hareminden çıkarıldık. Ümeyyeoğlları bizi rahat bırakmadı… İnsanlar dünya kuludur ve din onların dilinde evirip çevirdikleri bir şeydir. Yaşamları iyi gittiği sürece dine sahip çıkarlar, belalar üzerlerine gelince ise dindarlar azalır!”(21) İmam Hüseyin (a) o toprakları çevresindeki yerleşim bölgelerinin sakinlerinden 60 bin dirhem karşılığında satın aldı ve onlara geri bağışlayıp, karşılığında kendisini ziyarete gelenlere üç gün boyunca ev sahipliği yapmalarını istedi.(22) İbn-i Ziyad, İmam’ın Kerbela’da konakladığı haberini alınca kendisine şöyle bir mektup gönderdi: “Ey Hüseyin! Müminlerin emiri (Yezid) bana seni ya öldürüp ya da Yezid bin Muaviye ve kendi emrim altına almadıkça gözümü kapatmamamı ve doyunca yemek yemememi emretmiştir.” İmam bu mektubu okuyup attı ve şöyle buyurdu: “Kendi isteklerini Allah’ın rızasından üstün tutanlar kurtuluşa ermezler!”(23)

Yezid Ordularının Kerbela’ya Akını

İmam Hüseyin’in Yezid’e biat etmeyeceğinden emin olan İbn-i Ziyad daha önce gönderdiği ordulara ilave güçler hazırlatıp sevk etti. Bu güçlerin tümünün komutanlığını yapan kişi ise meşhur sahabe Saad bin Ebi Vakkas’ın oğlu Ömer bin Saad idi. Ömer Saad, Muharrem ayının üçüncü günü ordularıyla birlikte Kerbela’ya ulaştı.

Ömer Saad, Rey bölgesinin valisi olarak atanmıştı. İbn-i Ziyad ona, Rey’e gitmeden önce İmam Hüseyin (a) ile savaşması gerektiğini söyledi. Ömer Saad İmam Hüseyin (a) ile savaşmak istememiş ama Rey valiliğinin elinden çıkacağını görünce bunu kabullenmişti.

Bu arada İbn-i Ziyad Kufe’de herkesi orduya katılmaya çağırıyordu. Camide toplanan Kufelilere ve özellikle önde gelenlere dört bin dinar ve iki yüz bin dirhem para dağıttı. Bir taraftan da emrine karşı çıkarak orduya katılmayanların cezalandırılacağını söylüyor, her yere korku salıyordu. Hatta kendisine kalan mirası almak için Kufe’de bulunan bir yabancı adamı sokakta görüp İbni Ziyad’a götürmüşler, o da hemen boynunu vurdurmuştu. Halk bunu görünce iyice korkmuş ve sinmişti. Bir yandan halkı binler on binler halinde toplayıp orduya katıyor bir yandan da Kufe’nın çıkışlarını kontrol edip İmam Hüseyin’e yardıma gidebilecek olanların önüne set çekiyorlardı. Muharrem ayının altıncı günü olduğunda Yezid’in ordusunun sayısı yirmi bini bulmuştu. Kufe’nin yakınlarında bulunan Nuhayle’de karargah kurarak asker sevkiyatını idare eden İbn-i Ziyad, hala durmaksızın asker topluyordu. Nihayetinde İmam Hüseyin’in yetmiş iki kişilik ordusuna karşı Yezid’in ordusu otuz bini bulmuştu. Bu orduda İmam Hüseyin’i Kufe’ye davet eden çok sayıda insan vardı. Her biri bir şekilde sinmiş, korkmuş veya dünya tamahına yenik düşmüşlerdi. Onlar dünya sevgisine esir olmuş zavallılardı. Geçici dünya heveslerinin veya dünyevi korkuların pençesinde çırpınıyorlardı. Kendilerine geldiklerinde iş işten geçmiş olacak pişmanlıkları zamanı geri getirmeyecekti.

Kerbela yolunda İmam Hüseyin (a) ile karşılaşan meşhur şair Ferazdak’ın kurduğu şu cümle her şeyi özetliyordu aslında: “Ey Hüseyin! Kufe halkının kalbi seninle ama kılıçları Ümeyyeoğulları iledir.”(24) İmam Hüseyin’in vefalı dostlarından biri olan Habib Bin Mezahir Yezid’in kalabalık ordusuna karşılık İmam Hüseyin’in az sayıda yaverlerini görünce son bir çaba göstermek istedi. Gece gizlice çıkıp yakınlarda bulunan Beni Esed kabilesine kendini ulaştırdı. Onlara Peygamber torununun yalnızlığını anlattı. İkna oldular ve İmam Hüseyin’e yardım etmek için yine gece karanlığında Kerbela’ya gelmek istediler. Ancak İmam’ın ordusuna katılamadan Yezid’in orduları tarafından fark edildiler ve aralarında çatışma çıktı. Beni Esed kabilesinden gelenler geri döndü ve Habib bin Mezahir bir yolunu bulup yine canından çok sevdiği Ehlibeyt hanedanının yanına dönüverdi.

İyi baktığımızda Kerbela cihadı isteyenlerin değil çok isteyenlerin, Hz. Peygamber’i sevenlerin değil çok sevenlerin, Ehl-i Beyt’i sevenlerin değil çok sevenlerin, Allah’a ibadet edenlerin değil her şeyini Allah’a adayanların bir araya geldiği bir şehadet sahasıdır. İsteyenler çoktu ama çok isteyenler azdı. İsteyenler engellere takıldılar ama çok isteyenler aşıp geldiler.

Eğreti isteyenler ve farz oldu mu olmadı mı diye kara kara düşünenler hep geride kaldılar; çok isteyenler yani aşıklar önlerine aşılmaz dağlar çıksa aşıp bu kervana katılabildiler. İmam Hüseyin (a) üç veya dört kez Ömer Saad ile iki ordu arasında görüşerek onu içinde bulunduğu dalalet yolundan döndürmeye çalıştı. Ne var ki Ömer Saad İbn-i Ziyad’ın emrinden çıkmayı göze alamıyordu. İmam, sonunda “Allah seni kahretsin, kıyamette de affetmesin, umuyorum ki sana Rey diyarının buğdayını yemek nasip olmasın!”(25) diyerek onun hakka dönmesinden umudunu kesmişti.

Unutmayalım ki yapılan kötülük sadece İmam Hüseyin’in kendi şahsına değil aynı zamanda bütün Peygamber sülalesine ve onların yanında yer alanlara karşıydı. Peygamber hanedanın hürmeti, Peygamber evlatlarının canı, Peygamber kızları ve gelinlerinin uğrayacağı musibetler söz konusuydu. Dolayısıyla İmam Hüseyin’in savaşı önlemek için gösterdiği çabayı ve Yezid ordusuna gösterdiği tepkileri bu bağlamda değerlendirmek yerinde olacaktır.

Su Yolu Kapatıldı

Muharrem ayının yedinci günü yani Aşura’ya üç gün kala İbn-i Ziyad ordu komutanı Ömer Saad’a bir mektup daha yazıp İmam Hüseyin (a) ve yanındakilere su yollarını kapatmalarını emretti. Ömer Saad da Fırat kıyılarına 500 kişi asker yerleştirerek su yollarını kapattı.

Suyun engellenmesinin ardından susuzluk baş gösterince İmam Hüseyin (a) kardeşi Hz. Ebulfazl Abbas’ı çağırıp otuz süvari ve yirmi piyade ile su getirmek için görevlendirdi. Yezid ordusu engellemeye çalışsa da İmam Hüseyin’in çadırlarına şimdilik su getirmeyi başardılar.

Muharrem ayının dokuzuncu gününe kadar bir yandan su kıtlığı bir yandan muhasarada olmanın baskısı ile Peygamber hanedanı büyük sıkıntılar yaşadılar. Bütün bu sıkıntıları azaltan şey ise Allah rızası için çıkılmış bir yolda çekilen çilelerin kıymeti idi. Onlar bütün bu çileleri, zulmü kabul etmemek için sırtlanmışlardı. Bu sıkıntılardan kurtulmak için Yezid’e evet deyip onun zulümlerini onaylamaları yeterli idi. Hatta Yezid İmam Hüseyin (a) dışında orada kimseden biat de istemiyordu. Onlar İmamlarına vefalı olmanın, Peygamber evladının arkasında durmanın bedelini ödüyorlardı.

Çöl sıcağı, susuzluk, türlü silahlarla kuşanmış gaflet ve dalalet orduları tarafından kuşatılmış olmak onların içindeki ilahi aşkı ve şevki söndüremiyordu. Erkekler şehadet aşkıyla, kadınlar da onların arkasında dağ gibi durma vazifesinin şuuruyla dimdik ayakta idiler.

Kimse gelin Yezid’e evet diyelim, canlarımızı kurtaralım düşüncesine girmedi. İmam Hüseyin (a) ne derse herkesin sözü oydu. İmama teslim olmak bu demekti zaten. Onlar Peygamberimizin buyurduğu gibi İmam Hüseyin’i hidayet meşalesi ve kurtuluş gemisi olarak görüyorlardı.


19- Mukarrem, Maktel ul’Huseyn s. 192

20- İbn-i Şehraşub, Menakib c. 2 s. 47; Seyyid ibn-i Tavus, Luhuf, s. 80; Keşf
ul’Ğumme c. 2 s. 47

21- Harezmi, Maktel ul’Huseyn c. 1 s. 337

22- Tureyhi, Mecma ul’Bahreyn c. 5 s. 462; Muhaddis Nuri, Müstedrek ul’Vesail,
c. 10 s. 321

23- Harezmi, Maktel ul’Huseyn c. 1 s. 340

24- Dineveri, Ahbar ut’Tival, s. 246

25- Harezmi, Maktell ul’Huseyn, s. 245